Türk Devlet Geleneğinde Krizler, Çöküşler ve Yeniden Doğuş

GİRİŞ
Türkler, tarih boyunca birçok devlet kurmuş, güçlü yönetim anlayışlarıyla dünya medeniyetine katkıda bulunmuş çok kıymetli bir millet. Bu milletin bir ferdi olarak tarihi incelediğimiz zaman, Türklerin egemen oldukları coğrafyalarda uzun yıllar boyunca barışın, huzurun ve refahın hüküm sürmekte olduğunu pek tabi bir surette görürüz. Bir asrı devirmiş kudretli Türkiye Cumhuriyeti’nde de bu izleri görmek zor değil.
Fakat Türkler için zor olan bir devlet kurma, dünya medeniyetine katkıda bulunmak, dinini, sancağını, şehit kanlarıyla ıslanmış ay yıldızını arşa ulaştırmaktan ziyade zor zamanlarda karar verebilmek, devletinin yaşadığı zorluklara karşı güçlü bir refleks gösterebilmek, milletini bir arada tutan kolektif zihniyeti diri tutabilmek ve herhangi bir ‘’kayıpta’’ devletini tekrardan bir araya getirebilmektir.
TÜRK DEVLETLERİ’NDE YÖNETİM ANLAYIŞI VE ZOR ZAMANLARDAKİ KARAR MEKANİZMASI
Eski Türk Devletleri’ne baktığımız zaman çoğunlukla benzer bir yönetim anlayışı karşımıza çıkar. Bilindiği üzere meşruiyet zinciri, Kut anlayışıyla hükmetme yetkisinin Gök Tanrı tarafından hükümdara ve hanedana verilmesi çerçevesinde oluşur. Vezir ve buyrukların (bakanların) yer aldığı Kurultay adı verilen yüce meclisin -törelere bağlılıkla- hükümdarla devletin sorunlarını istişare ettiği bu toplantılarda olgunlaşan meşruiyet; devlet ve milletin Kağan etrafında hem dini hem de siyasi açıdan bir araya gelmesiyle tamamlanır.
Temel mantığını bir liderin çevresinde gelişen devletleşme motifine dayandıran Türkler, İslâmiyet’e geçişle birlikte dini meşruiyetini daha sağlam temellere dayandırarak günümüze kadar varlığını koruyabilmiştir.
Büyük Hun İmparatorluğu’ndan Göktürklere, Uygurlar’dan Selçuklulara, Osmanlı Devleti’nden yüce Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar süregelen süreçte varlıklarını her daim sürdüren Türkler, zor zamanlarda almış olduğu doğru kararlarıyla ya devletlerinin ömrünü uzatmış, milletine katkıda bulunmuş ya da zor zamanlardaki yanlış kararlarıyla devletlerini parçalamış, milletini ve dinini belirsizliğe, yıkıma sürüklemiştir.
TÜRK DEVLETLERİNİ YIKILIŞA SÜRÜKLEYEN ORTAK SORUNLAR
Tarih boyunca hüküm sürmüş olan birçok Türk Devleti’nin yıkılışı birbirine paralellik göstermektedir. Genellikle benzer sorunlarla farklı dönemlerde aynı sebeplerden dolayı karşı karşıya kalmış çoğu Türk devletinin akıbeti birbirine benzer. Türk devletlerini yıkılışa sürükleyen ortak sorunların bazıları şu şekilde sıralanabilir;
I)Veraset Sistemi ve Taht Kavgaları
Türk devletlerinin en büyük zaafı, "Ülke, hanedan üyelerinin ortak malıdır" anlayışına dayanan Kut İnancı ve veraset sistemidir. Belirli bir tahta geçiş kuralının uygulanmadığı bu sistemde hanedan üyeleri arasında meydana gelen çekişmeler devleti iç savaşa sürüklemiş, merkezi otoriteyi zayıflatarak dış düşmanların devletin iç işlerine karışabilmesine olanak sağlamıştır.
II)İkili Teşkilat Sistemi
Özellikle büyük topraklara sahip, geniş bir coğrafyada hüküm süren Türk devletlerinde uygulanan İkili Teşkilat Sistemi ile ülkenin Doğu ve Batı olarak iki kısma bölünerek Hakan (Ulu Lider) ve Yabgu arasında taksim edilmesi Türk devletlerinin kolayca bölünmesine sebebiyet vermiştir.
III)Boylar Federasyonu Yapısı ve Sadakat Problemi
Türk devletleri boyların, milletlerin veya uyrukların bir araya gelerek oluşturduğu federatif yapılanmayla kurulduğundan dolayı boylar, milletler veya uyruklar arasındaki çekişmeler ve devleti oluşturan bu grupların merkeze karşı sadakat probleminin ortaya çıkması Türk devletlerini yıkılışa sürükleyen sebeplerden biri olmuştur.
IV)Asimilasyon
Bazı Türk devletleri, nüfusça baskın olan yerel halkların içinde asimilasyona uğramıştır. Yakın tarihte özellikle Sovyet Rusya’nın hüküm sürdüğü coğrafyalardaki Rus asimilasyon politikası bu hususa yönelik güncel bir örnektir.
DEVLET-İ ALİYYE-İ OSMÂNİYYE’Nİ YIKILIŞA SÜRÜKLEYEN SÜREÇ
Osmanlı Devleti’nin yıkılışı birçok sebebe bağlı olarak gerçekleşmişti.
Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren yalnızca askerî gücüyle değil; güçlü bir idarî teşkilat, düzenli maliye, üretime dayalı ekonomik yapı, merkezî otorite ve dönemin şartlarına uyum sağlayabilen bir devlet düzeni sayesinde yüzyıllar boyunca varlığını sürdürmüştü. Ancak XVI. yüzyılın sonlarından itibaren bu düzenin temel unsurlarında meydana gelen bozulmalar, sonraki yüzyıllarda birbirini besleyen siyasî, askerî, ekonomik ve toplumsal sorunlara dönüşmüş ve nihayetinde devletin çözülme sürecini hızlandırmıştır.
XVI. yüzyıl, Osmanlı Devleti'nin siyasî ve askerî bakımdan en güçlü dönemlerinden biri olmakla birlikte, yüzyılın sonlarına doğru devletin karşı karşıya olduğu yeni şartların belirginleşmeye başladığı bir dönemdir. Kanûnî Sultan Süleyman devrinde Osmanlı Devleti, Avrupa, Akdeniz, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da geniş bir siyasî hâkimiyet kurmuştu. Fakat aynı dönemde Avrupa'da meydana gelen ekonomik ve teknolojik dönüşümler ilerleyen yıllarda Osmanlı Devleti'ni ciddi sorunlarla baş başa bırakmıştı.
Coğrafî keşifler sonucunda dünya ticaret yollarının yön değiştirmesi Akdeniz merkezli ticaretin eski önemini kaybetmeye başlamasına neden olmuş ve Osmanlı ekonomisinin geleneksel gelir kaynakları üzerinde uzun vadeli baskı oluşturmuştu. Avrupa'da ise değerli madenlerin para arzını artırması Osmanlı ekonomisinde fiyatların yükselmesine ve para düzeninin bozulmasına sebebiyet vermişti.
XVI. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Osmanlı Devleti uzun süren savaşların, artan askerî harcamaların ve değişen ekonomik şartların etkisini daha fazla hissetmeye başlamıştı. 1593'te başlayan ve 1606'da sona eren uzun Osmanlı-Habsburg savaşı, devletin askerî ve malî kaynakları üzerindeki baskıyı artırırken, aynı dönemde Anadolu'da ortaya çıkan Celâlî isyanları da merkezî otoritenin taşradaki gücünü ciddi biçimde zorlamıştı.
Bu gelişmeler, Osmanlı klasik düzeninin kendi içinde dönüşmeye başladığının ilk önemli işaretlerinden biriydi.
17.Yüzyıl: Klasik Düzenin Sarsılması
XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin karşı karşıya olduğu problemler artık geçici olmaktan çıkmış; devletin idarî, askerî ve ekonomik yapısının temel unsurlarını etkilemeye başlamıştır.
Tımar sisteminin eski işlevini kaybetmesi, devletin taşradaki askerî ve idarî düzenini zayıflatırken; iltizam uygulamasının yaygınlaşması devlet gelirlerinin kısa vadeli olarak artırılmasını sağlasa da uzun vadede taşrada güç sahibi yerel unsurların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bunun yanında Yeniçeri Ocağı'nın siyasî ve idarî hayattaki ağırlığının artması, askerî teşkilatın dönüşen savaş şartlarına uyum sağlama kabiliyetini de olumsuz yönde etkilemiştir.
Devletin yönetim mekanizmasında liyakat ilkesinin zayıflaması, rüşvet ve kayırmacılığın yaygınlaşması ve makamların siyasî mücadelelerin konusu hâline gelmesi de merkezî otoritenin etkinliğini azaltan gelişmeler arasında yer almıştır.
Bu dönemde Osmanlı Devleti hâlen büyük bir askerî güçtür. Ancak Avrupa'daki devletlerin askerî teknoloji, maliye, bilim ve devlet teşkilatı alanlarında gerçekleştirdikleri dönüşüm, Devlet-i Aliyye ile Avrupa arasındaki rekabetin niteliğini değiştirmeye başlamıştır.
1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması, bu değişimin sembolik dönüm noktalarından biri olmuştur. Osmanlı Devleti ilk defa büyük ölçekte toprak kayıplarını kabul etmek zorunda kalmış ve Avrupa karşısındaki askerî üstünlüğün sona ermeye başladığı açık biçimde ortaya çıkmıştır.
18.Yüzyıl: Avrupa Karşısında Yeni Bir Rekabet
XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti artık yalnızca mevcut topraklarını genişletmeye çalışan bir imparatorluk değil, aynı zamanda Avrupa'daki hızlı dönüşüm karşısında kendi varlığını korumaya çalışan bir devlet hâline gelmişti.
Avrupa'da bilimsel gelişmeler, Aydınlanma düşüncesi, modern maliye anlayışı, askerî teknolojiler ve bürokratik devlet yapıları gelişirken Osmanlı Devleti bu dönüşüme uyum sağlamakta zorlanmıştır. Özellikle Rusya'nın giderek güçlenmesi Osmanlı Devleti açısından yeni ve kalıcı bir tehdit oluşturmuştur.
1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması, Osmanlı tarihinin önemli kırılma noktalarından biri olmuştur. Antlaşmayla Kırım üzerindeki Osmanlı hâkimiyeti ağır biçimde sarsılmış, Rusya'nın Osmanlı Devleti üzerindeki siyasî ve diplomatik nüfuzu artmıştır.
Bununla birlikte XVIII. yüzyıl yalnızca gerileme ve kayıplardan ibaret değildi. Devlet yöneticileri devletin karşı karşıya olduğu sorunların farkına varmış ve özellikle askerî alanda yenilikler yapmaya başlamıştır. III. Ahmed dönemindeki Lale Devri'nden itibaren Avrupa'nın teknik ve kültürel gelişmeleri daha yakından takip edilmiş; III. Selim döneminde ise Nizam-ı Cedid gibi daha kapsamlı askerî reform girişimleri ortaya çıkmıştır.
Ancak reform ihtiyacı büyürken reformları gerçekleştirecek siyasî ve toplumsal iradenin aynı ölçüde güçlenememesi, dönüşümün önündeki en önemli sorunlardan biri olmuştur.
19.Yüzyıl: Çözülme ve Yeniden Yapılanma Arasında
XIX. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı Devleti'nin karşı karşıya bulunduğu sorunlar artık yalnızca askerî alanda değil; ekonomi, diplomasi, yönetim ve toplum yapısında da
kendisini göstermiştir.
II. Mahmud döneminde merkezî otoriteyi güçlendirmek amacıyla önemli reformlar gerçekleştirilmiş, 1826'da Yeniçeri Ocağı kaldırılmış ve yerine yeni bir ordu kurulmuştur. Devlet teşkilatı yeniden düzenlenmiş, merkezî bürokrasi güçlendirilmiş ve modernleşme yönünde önemli adımlar atılmıştır.
Ancak aynı dönemde milliyetçilik düşüncesinin Osmanlı topraklarında yayılması, devletin çok uluslu yapısı üzerinde büyük bir baskı oluşturmuştur. Sırp ve Yunan isyanlarıyla başlayan süreç, XIX. yüzyıl boyunca Balkanlarda yeni siyasî yapıların ortaya çıkmasına yol açmıştır.
1821'de başlayan Yunan İsyanı ve 1830'da Yunanistan'ın bağımsızlığının kabul edilmesi, Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki siyasî bütünlüğünün ciddi biçimde sarsıldığını göstermiştir.
1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı ile devlet, hukuk ve vatandaşlık anlayışını yeniden düzenlemeye çalışmıştır fakat bu reformlar bir yandan devletin modernleşmesine katkı sağlarken diğer yandan Osmanlı Devleti'nin iç meselelerinin Avrupa devletlerinin müdahalesine daha fazla açık hâle gelmesine neden olan yeni bir diplomatik ortam meydana getirmiştir.
Ekonomik Bağımlılığın Derinleşmesi
XIX. yüzyılda devletin ekonomik sorunları giderek ağırlaşmıştı. Avrupa'da Sanayi Devrimi'nin meydana getirdiği üretim artışı ve Avrupa mallarının pazara girişi, geleneksel Osmanlı üretim yapısı üzerinde önemli bir baskı oluşturmuştur.
1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile İngiltere'ye tanınan ticari imtiyazlar ve benzeri düzenlemeler, Osmanlı ekonomisinin Avrupa ekonomileriyle daha yoğun biçimde bütünleşmesine yol açmıştır.
Kırım Savaşı sırasında başlayan dış borçlanma ise kısa vadede devletin mali ihtiyaçlarını karşılamış, ancak uzun vadede Osmanlı maliyesini dış kaynaklara bağımlı hâle getirmiştir.
Borçların ödenmesinde yaşanan güçlükler sonucunda 1881 yılında Düyûn-ı Umûmiye İdaresi kurulmuş ve Osmanlı Devleti'nin bazı gelir kaynaklarının yönetimi yabancı alacaklıların kontrolüne bırakılmıştır. Böylece ekonomik bağımlılık, devletin egemenlik kapasitesini doğrudan etkileyen bir boyuta ulaşmıştır.
Balkanlarda Çözülme
XIX. yüzyılın ikinci yarısında Balkanlardaki milliyetçi hareketler giderek güçlenmiştir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı Devleti açısından ağır sonuçlar doğurmuş; savaşın ardından imzalanan Berlin Antlaşması ile Balkanlarda önemli toprak ve nüfus kayıpları meydana gelmiştir.
Balkanlardaki siyasî hareketler yalnızca Osmanlı Devleti'nin iç dinamiklerinden kaynaklanmamış, aynı zamanda Rusya, Avusturya-Macaristan, İngiltere ve diğer Avrupa devletlerinin bölgedeki çıkar mücadeleleriyle de iç içe geçmiştir.
Bu süreçte Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki hâkimiyeti giderek daralmış ve imparatorluğun Avrupa'daki varlığı ciddi biçimde zayıflamıştır.
Üstad Mehmet Âkif Ersoy’un kaleme aldığı Hakkın Sesleri şiirinin şu satırları ise bu dönemde meydana gelen olayları ve devletin içerisinde kaldığı durumu çok iyi özetler;
‘’Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk
Bak nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk!
Diriler koşmadı imdâdına, sen bâri yetiş...
Arnavutluk yanıyor... Hem bu sefer pek müdhiş!
Tek kıvılcım kabarıp öyle cehennem kustu:
Ki hemen kol kol olup sardı bütün bir yurdu.’’
20.Yüzyıl: Son Aşamaya Doğru
1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla Osmanlı Devleti yeni bir siyasî döneme girmiştir. Ancak siyasî istikrarsızlık, milliyetçilik hareketleri, ekonomik sorunlar ve dış baskılar devam etmiştir.
1911 Trablusgarp Savaşı'nda Kuzey Afrika'daki son önemli Osmanlı toprağı kaybedilmiş, ardından yaşanan 1912-1913 Balkan Savaşları ise Osmanlı Devleti'nin Avrupa'daki topraklarının büyük bölümünü kaybetmesine yol açmıştır.
Balkan Savaşları'nın ardından Osmanlı Devleti'nin siyasî, askerî ve ekonomik kapasitesi ciddi biçimde zayıflamış; devletin ayakta kalabilmesi giderek daha büyük bir uluslararası mücadeleye dönüşmüştür.
I. Dünya Savaşı ve Son
1914 yılında I. Dünya Savaşı'na giren Osmanlı Devleti, savaşın farklı cephelerinde mücadele etmiş ancak savaşın genel sonucunda ağır kayıplar vermişti. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla Osmanlı Devleti'nin askerî direniş kapasitesi büyük ölçüde sona ermiş ve ardından Anadolu'nun çeşitli bölgeleri işgal edilmişti.
İstanbul'un işgali ve Anadolu'daki işgaller karşısında başlayan Millî Mücadele, Osmanlı Devleti'nin siyasî geleceğini de belirleyen yeni bir dönemi başlatmıştı.
I. DÜNYA SAVAŞI VE SONRASI: TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞUNDAKİ İHTİLAFLAR
I. Dünya Savaşı’nın ilk dönemlerinde Devlet-i Aliyye; Kafkasya, Çanakkale, Irak, Suriye-Filistin, Hicaz ve Yemen gibi birçok cephede mücadele etmişti.
Çanakkale Cephesi'nde elde edilen başarı, Osmanlı Devleti'nin askerî kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığını göstermişse de savaşın genel seyri Osmanlı Devleti aleyhine gelişmişti. Özellikle Rusya'nın savaş dışı kalması ve ardından İngiltere'nin Orta Doğu'daki ilerleyişini hızlandırması, Osmanlı Devleti'nin Arap topraklarındaki hâkimiyetini ciddi biçimde zayıflatmıştı.
1918 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti askerî bakımdan savaşı sürdürebilecek durumda değildi. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'nin imzalanması, Osmanlı Devleti açısından savaşın fiilen sona ermesi anlamına gelmiştir. Ancak Mondros, yalnızca bir ateşkes metni olarak kalmamış; özellikle 7. madde üzerinden İtilaf Devletlerine güvenliklerini tehdit ettiğini ileri sürdükleri bölgeleri işgal etme imkânı vermiştir. Mütarekenin ardından Osmanlı topraklarının çeşitli bölgeleri İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmeye başlanmıştı.
(Mondros Ateşkes Antlaşması 7.Madde)
‘’İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehlikeye düşürecek herhangi bir durumun ortaya çıkması halinde, herhangi bir stratejik noktayı işgal etme hakkına sahip olacaktır.’’
İşgaller karşısında İstanbul Hükûmeti'nin etkisiz kalması, Anadolu'da yeni bir siyasî ve askerî hareketin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. 15 Mayıs 1919'da İzmir'in Yunanistan tarafından işgali, Türk kamuoyunda büyük bir tepkiye yol açmış ve Millî Mücadele'nin toplumsal tabanını genişletmiştir. Aynı dönemde Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkması, Millî Mücadele'nin örgütlü bir siyasî sürece dönüşmesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.
Millî Mücadele’de İhtilaflar
Millî Mücadele'nin temel ihtilaflarından biri, egemenliğin kaynağı ve devletin geleceği meselesidir. İstanbul'daki Osmanlı Hükûmeti, mevcut şartlar içerisinde devletin varlığını koruyabilmek amacıyla İtilaf Devletleriyle uzlaşma arayışındayken, Anadolu'daki Millî Mücadele kadrosu bağımsızlığın ancak milletin kendi iradesine dayanarak sağlanabileceğini savunmuştur. Bu ayrışma zamanla yalnızca askerî bir mücadele olmaktan çıkmış, İstanbul Hükûmeti ile Ankara'daki TBMM Hükûmeti arasında siyasî bir meşruiyet mücadelesine dönüşmüştür.
1919 yılında gerçekleştirilen Erzurum ve Sivas kongreleri, Millî Mücadele'nin siyasî esaslarının şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Özellikle Sivas Kongresi ile farklı bölgelerde faaliyet gösteren direniş teşkilatlarının ortak bir siyasî çatı altında birleştirilmesi hedeflenmiştir. Bu süreçte ortaya çıkan temel düşünce; Türk milletinin bağımsızlığının korunması ve ülkenin parçalanmasına izin verilmemesidir.
23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılması, Millî Mücadele'nin siyasî yapısını tamamen değiştirmiştir. TBMM, egemenliğin millet adına kullanılmasını esas alan yeni bir siyasî merkez oluşturmuştur. Böylece İstanbul'daki Osmanlı yönetimi ile Ankara'daki millî irade arasında ortaya çıkan ikili yapı daha belirgin hâle gelmiştir. TBMM'nin açılması, ilerleyen süreçte saltanatın ve Osmanlı siyasî düzeninin geleceği konusunda yaşanacak tartışmaların da temelini oluşturmuştur.
Millî Mücadele'nin askerî safhasında Doğu, Güney ve Batı cephelerinde yürütülen mücadeleler sonucunda Ankara Hükûmeti giderek güç kazanmıştır.
Özellikle Batı Cephesi'nde Yunan ordusuna karşı kazanılan I. ve II. İnönü, Sakarya ve Büyük Taarruz gibi başarılar, Anadolu'daki siyasî ve askerî dengeleri Ankara lehine değiştirmiştir. 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve ardından Türk ordusunun İzmir'e girmesiyle savaşın askerî safhası sona ermiştir.
Ancak askerî zaferin ardından Türkiye'nin geleceği konusunda yeni bir ihtilaf ortaya çıkmıştır. Saltanatın devam edip etmeyeceği, Ankara Hükûmeti ile İstanbul'daki Osmanlı yönetimi arasındaki ikiliğin nasıl sona erdirileceği ve kurulacak yeni devletin hukukî temellerinin ne olacağı önemli tartışma konuları hâline gelmiştir.
Bu tartışmalar sonucunda 1 Kasım 1922'de saltanat kaldırılmıştır.
Saltanatın kaldırılmasının ardından Lozan Konferansı, yeni Türk devletinin uluslararası statüsünün belirlenmesi açısından kritik bir aşama olmuştur. Lozan'da Türkiye'nin sınırları, kapitülasyonlar, azınlıklar, ekonomik meseleler ve diğer uluslararası sorunlar ele alınmıştır. 24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanması, yeni Türkiye'nin uluslararası alanda tanınmasının temelini oluşturmuştur.
Bununla birlikte Lozan'ın ardından yeni devletin rejiminin nasıl şekilleneceği meselesi gündeme gelmiştir. Osmanlı Devleti'nin yerine kurulacak siyasî yapının cumhuriyet mi, meşrutiyet mi yoksa başka bir yönetim biçimi mi olacağı konusunda çeşitli görüşler bulunmaktaydı. Ankara'daki siyasî kadro içerisinde dahi devletin geleceği, kuvvetler ayrılığı, hilafet, saltanat ve siyasî otoritenin sınırları konusunda farklı yaklaşımlar mevcuttu.
29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilan edilmesi, bu tartışmaların önemli bir sonucudur. Cumhuriyetin ilanıyla devletin rejimi açık biçimde belirlenmiş ve Mustafa Kemal ilk Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ancak Cumhuriyet'in ilanı, yeni devletin kuruluş sürecindeki bütün ihtilafların sona erdiği anlamına gelmemiştir.
Hilafetin konumu, devletin laikleşmesi, hukuk sisteminin değiştirilmesi, eğitim birliği, muhalefetin sınırları ve devlet-toplum ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi gibi meseleler Cumhuriyet'in ilk yıllarında önemli siyasî tartışmalara yol açmıştır.
CUMHURİYET SONRASI TÜRKİYE VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN YAPISAL MEŞRUİYETİNE TEHLİKE ARZ EDEN DURUMLAR
29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilan edilmesiyle birlikte Türkiye, Osmanlı Devleti'nin siyasî mirasından ayrılarak millî egemenlik ve cumhuriyet rejimi esasına dayanan yeni bir devlet düzeni oluşturmuştur. Ancak Cumhuriyet'in ilanı, devletin kuruluş sürecinin sona erdiği anlamına gelmemiştir. Aksine Cumhuriyet sonrasında Türkiye, yeni devletin kurumlarının oluşturulması, hukuk sisteminin yeniden düzenlenmesi, ekonomik bağımsızlığın sağlanması, toplumsal bütünlüğün korunması ve demokratik siyasetin yerleşmesi gibi birçok meseleyle karşı karşıya kalmıştır.
Cumhuriyet'in ilk döneminde gerçekleştirilen hukuk, eğitim, ekonomi ve idare alanındaki dönüşümler, yeni devletin kurumsal yapısını şekillendirmiştir.
Halifeliğin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, yeni hukuk sisteminin oluşturulması ve ekonomik bağımsızlığı güçlendirmeye yönelik politikalar, Osmanlı döneminden farklı bir devlet ve toplum düzeninin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bununla birlikte bu hızlı dönüşüm süreci, toplumun farklı kesimleri arasında çeşitli görüş ayrılıklarının ve siyasî gerilimlerin ortaya çıkmasına da neden olmuştur.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşanan Şeyh Said İsyanı, Takrir-i Sükûn dönemi ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kapatılması gibi gelişmeler, devletin güvenliği ile siyasî çoğulculuk arasındaki dengenin nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmiştir. Cumhuriyet yönetimi açısından rejimin korunması ve devlet otoritesinin tesis edilmesi öncelikli görülürken, muhalefet ve siyasî katılım alanlarının genişliği konusunda farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.
1930’dan 1950’lere
1930'lu yıllarda devletçilik, milliyetçilik ve merkeziyetçi yönetim anlayışının güçlenmesi, Cumhuriyet'in kurumsal yapısının daha merkezi bir karakter kazanmasına yol açmıştır. Tek parti döneminin koşulları içerisinde siyasî karar alma mekanizmaları büyük ölçüde Cumhuriyet Halk Partisi ve Mustafa Kemal etrafında şekillenmiştir.
Bu durum devletin kısa vadede güçlü ve bütüncül bir şekilde hareket etmesini sağlarken, siyasî rekabet ve iktidarın demokratik yollarla denetlenmesi bakımından sınırlı bir yapı meydana getirmiştir.
II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemde meydana gelen değişiklikler Türkiye'nin siyasî yapısını da etkilemiştir.
1946'da çok partili siyasî hayata geçilmesi ve 1950'de Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi, Türkiye'nin demokratikleşme tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. İktidarın seçim yoluyla el değiştirmesi, Cumhuriyet'in siyasî meşruiyetinin güçlenmesi bakımından önemli bir gelişmeydi. Ancak Demokrat Parti'nin son döneminde ortaya çıkan siyasî gerilimler, iktidar-muhalefet ilişkilerinin kurumsal mekanizmalar içerisinde sağlıklı biçimde yürütülmesinin önemini göstermişti.
27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi ve Sonrası
Cumhuriyet tarihindeki en önemli yapısal kırılmalardan biri hiç şüphesiz 1960 Darbesi’dir. Seçilmiş hükümetin askerî müdahaleyle görevden uzaklaştırılması, siyasî iktidarın seçim dışı yollarla değiştirilmesi tehlikesi Cumhuriyet tarihinde ilk defa bu darbeyle birlikte meşruiyet zemini bulmuştur. 1961 Anayasası ile yeni bir anayasal düzen oluşturulmuş olsa da askerî müdahalenin siyasî sistem üzerinde bıraktığı etki uzun yıllar devam etmiştir.
1960 sonrasında Türkiye'de siyasî kutuplaşma, ekonomik sorunlar ve toplumsal çatışmalar giderek artmış; 12 Mart 1971 Muhtırası ile askerî vesayetin siyasî sistem üzerindeki etkisi yeniden görülmüştür. 1970'li yılların sonunda sağ-sol çatışmaları, ekonomik krizler ve kamu düzenindeki bozulma, devlet kurumlarının toplumsal sorunları çözme kapasitesini ciddi biçimde zorlamıştır.
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ve Sonrası
1980 Askeri Darbesi ise Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı siyasî müdahalelerinden biri olmuştur. Meclisin ve siyasî partilerin faaliyetlerinin durdurulması, siyasî kadroların tasfiye edilmesi ve yeni bir anayasal düzenin oluşturulması, Türkiye'nin demokratik kurumları üzerinde uzun süreli etkiler meydana getirmiştir.
1982 Anayasası ile güçlü yürütme, merkeziyetçi devlet yapısı ve güvenlik eksenli yaklaşım belirginleşmiştir.
1980 sonrasında Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı önemli sorunlardan biri de terör ve güvenlik meselesi olmuştur. Hain terör örgütü PKK'nın silahlı faaliyetleri özellikle 1980'lerin ikinci yarısından itibaren devletin güvenlik politikalarının merkezine yerleşmiştir. Terörle mücadele, devletin vatandaşlarının güvenliğini sağlama yükümlülüğü bakımından zorunlu olmakla birlikte, güvenlik politikalarının hukuk devleti ve temel haklarla dengelenmesi meselesini de beraberinde getirmiştir.
1990'lı yıllarda siyasî istikrarsızlık, ekonomik krizler, koalisyon hükümetleri, terör sorunu ve devlet içerisindeki farklı güç odaklarının etkisi, Türkiye'deki kurumsal yapının kırılganlıklarını artırmıştır. Bu dönemde özellikle devlet bürokrasisi, siyaset ve güvenlik kurumları arasındaki ilişkiler yoğun biçimde tartışılmıştır.
28 Şubat 1997 Süreci
28 Şubat Süreci, siyasî iktidar ile askerî ve bürokratik kurumlar arasındaki gerilimin farklı bir biçimini ortaya koymuştur. Bu süreçte askerî ve bürokratik mekanizmaların siyasî karar alma sürecine etkisi; Türkiye'de demokratik meşruiyet, dini özgürlük ve askerî vesayet tartışmalarını yeniden gündeme taşımıştır.
2000’li Yıllar
2000'li yıllarda Türkiye'de Avrupa Birliği süreci, demokratikleşme reformları ve asker-sivil ilişkilerinin yeniden düzenlenmesiyle birlikte askerî vesayetin siyasî sistem üzerindeki etkisinin azaltılmasına yönelik önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir.
Bununla birlikte bu dönemde de kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı, basın özgürlüğü, kamu yönetiminde liyakat ve siyasî kutuplaşma gibi konular Türkiye'nin yapısal sorunları arasında yer almaya devam etmiştir.
15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi
15 Temmuz Darbe Girişimi ise Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasal düzenine yönelik doğrudan bir tehdit olarak ortaya çıkmıştır.
Darbe girişiminin başarısızlığa uğratılmasıyla birlikte devlet içerisinde örgütlenmiş yapılanmaların denetlenmesi, kamu kurumlarının güvenliği ve demokratik düzenin korunması konuları yeniden ön plana çıkmıştır. Olağanüstü hâl döneminde gerçekleştirilen geniş kapsamlı tasfiyeler ise hukuk devleti, yargısal denetim ve temel haklar bakımından önemli tartışmalara yol açmıştır.
2017 Anayasa Değişiklikleri ve Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi'ne Geçilmesi
Yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanında toplanması, yasama-yürütme ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ve parlamenter sistemden farklı bir hükümet modeline geçilmesi, devletin karar alma mekanizmalarının yapısını değiştirmiştir.
Bu sistemin destekçileri hızlı ve istikrarlı karar alma kapasitesini öne çıkarırken, eleştirileri ise kuvvetler ayrılığı ve denge-denetleme mekanizmalarının yeterliliği üzerinde yoğunlaşmaktadır.
SONUÇ
Türk devletlerinin tarihî tecrübesi incelendiğinde, devletlerin yıkılışının çoğu zaman tek bir sebepten değil; yönetim zafiyeti, merkezî otoritenin zayıflaması, iç mücadeleler, ekonomik sorunlar, liyakat kaybı, toplumsal ayrışmalar ve dış baskıların birbirini beslemesinden kaynaklandığı görülmektedir. Osmanlı Devleti'nin son döneminde yaşanan siyasî, askerî ve ekonomik çözülme de bu durumun en belirgin örneklerinden biri olmuş; bütün bu süreç Millî Mücadele'ye ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna uzanan tarihî dönüşümü meydana getirmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte devletin siyasî ve hukukî yapısı yeniden şekillendirilmiş, millî egemenlik esasına dayanan yeni bir devlet düzeni kurulmuştur. Ancak Cumhuriyet sonrasında yaşanan askerî müdahaleler, siyasî kutuplaşmalar, ekonomik krizler, terör ve güvenlik sorunları, kurumsal zayıflıklar ve demokratik kurumlara yönelik güven problemleri, devletin yapısal dayanıklılığının sürekli olarak korunması gerektiğini göstermiştir.
Bu bakımdan tarihin ortaya koyduğu temel gerçek, bir devletin yalnızca güçlü kurumlara sahip olmasının yeterli olmadığı; bu kurumların hukuk, liyakat, millî irade, toplumsal bütünlük ve ortak devlet şuuruyla sürekli olarak güçlendirilmesi gerektiğidir. Devletin bekası, geçmişte yapılan hataların doğru okunmasına ve aynı zaafların yeni şartlar altında yeniden ortaya çıkmasına engel olunmasına bağlıdır. Türkiye'nin geleceği açısından da en önemli mesele, devletin kurumsal kapasitesini, millî egemenliğini, hukuk düzenini ve toplumsal bütünlüğünü koruyarak değişen şartlara karşı dayanıklı bir yapı oluşturabilmesidir.
Sonuç olarak tarih, devletlerin yalnızca dışarıdan gelen tehditlerle değil, içeride meydana gelen kurumsal zayıflıklar ve toplumsal çözülmelerle de yıkılabileceğini göstermektedir. Bu sebeple Türkiye’nin yapısal meşruiyetini ve devlet kapasitesini korumanın yolu; geçmişin tecrübelerinden ders çıkarmak, kurumları güçlendirmek, liyakati esas almak, toplumsal bütünlüğü muhafaza etmek ve devlet ile millet arasındaki bağı sağlam tutmaktan geçmektedir.
.png)




Yorumlar