Küresel Taht


Bu Düzen Kimin İçin ?
Güçlü yapıların var olduğu bir dünyada güç yalnızca askeri yeterlilikle değil, masada oynanan akıl oyunlarıyla da şekillenmekteydi. II. Dünya Savaşı büyük bir yıkımla sonuçlanmış, bu büyük savaş sonrasında bir daha böyle bir durumla karşılaşmak istemeyen büyük devletler kalkınma hamlesi başlatmış ve yeni bir düzen kurmak istemişlerdi.
Peki bu yeni düzen her toplum için işe yarayacak mıydı?
Ölümleri azaltacak ve tehditleri ortadan kaldıracak mıydı?
Bugün hâlâ birçok savaş devam etmekte, ülke liderleri eline silah alıp savaş alanına gitmekte, kuralsızlığın hâkim olduğu bu dünyada ölümler yaşanmakta, devlet başkanları yatak odalarından bir anda alınıp kaçırılmakta, ülkeler diğer ülkelerin seçimlerinde söz sahibi olmakta; sistemi geliştirenler ve bunu kullananlar hedef aldıkları liderleri ortadan kaldırmakta, yardım adı altında koloniler kurulmakta, toprak sahibi oldukları yerlerde hak ihlali gerekçesiyle silahlarla, tanklarla ve bombalarla ülkelere girilmektedir. Kurulan bu yapı, birçok ülke için beklentiyi karşılayacak mıydı?
BİR DAHA ASLA
1945 yılı sadece bir yıkım değil, bu yıkımların yeniden yaşanacağı korkusunu da beraberinde getiren bir yıldı. Ülkelerin sınırlarını paylaşamamaları, devletlerin bitmeyen güç savaşları ve gövde gösterileri aralıksız devam etmekteydi. Kuralsız bir dünyanın her zaman savaşı beraberinde getirdiği görülmüştü. Bu savaş milyonlarca insanın ölümüne yol açmış, şehirleri yerle bir etmiş ve ekonomilerin çökmesine neden olmuştu.
Küresel Akıl ve Güç: Dünyanın Kaderi
Yeni bir dünya düzeni kurmayı hedefleyen büyük güçler, "kurallara dayandığı" söylenen Birleşmiş Milletler'i toplam 51 kurucu üyeyle bir araya getirmişti. Amaçları, güçlü devletleri aynı masada tutarak en azından yeni bir dünya savaşının çıkmasını engellemekti.
Kurallar kısaca şöyleydi: "Birleşmiş Milletler Şartı; devletlerin egemen eşitliği, uluslararası anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi ve evrensel insan haklarına saygı temelinde uluslararası barış, güvenlik, ekonomik ve sosyal iş birliğini sağlamayı amaçlayan uluslararası bir örgütün kuruluşunu ve işleyiş kurallarını düzenler."
Ancak P5 ülkeleri olan Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Çin, Fransa ve Rusya veto hakkına sahipti.
Peki nedir bu veto hakkı? Alınan yeni bir kararı, P5 ülkelerinden (yani daimi üyelerden) yalnızca biri bile veto ederek iptal etme yetkisine sahiptir.
Küresel Finansın Sahibi
ABD, Avrupa devletlerine doğrudan yardım yapmak yerine kurumlar aracılığıyla yardım yapılması taraftarı oldu. Bretton Woods Antlaşması'yla 44 devletin bir araya gelmesiyle 1944 yılında Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası -kısaca Dünya Bankası- kurulması kararlaştırıldı. IMF savaş sonrası 1945'te resmen kuruldu ve 1947'de faaliyete geçti; Dünya Bankası ise 1946 yılında faaliyete başlayıp ilk kredisini 1947'de verdi. Bu kurumlar, yüksek istihdamı ve ekonomik büyümeyi teşvik etmeyi, dünya çapında yoksulluğu azaltmayı amaçlayan, günümüzde neredeyse tüm dünya devletlerinin üye olduğu organizasyonlardır. Bu kurumların sermaye ve kaynaklarının büyük bir kısmı ABD tarafından sağlanmıştı.
Asıl amaç neydi, yardımlaşmak mıydı? Bu madalyonun yalnızca görünen yüzüydü; asıl amaç ABD dolarını küresel rezerv para birimi hâline getirerek dünya finans sisteminin merkezine yerleştirmek ve dolar hegemonyasını kurmaktı.
Kurulması planlanan bu yeni dünyada konferanslar düzenleniyor, yeni kararlar ve yapılar oluşturuluyordu; amaç ekonomik krizlerin ve para politikası savaşlarının önüne geçmekti. Uluslararası ticaret artık kurallarla yönetilecekti; para birimleri dolara, dolar ise altına bağlandı. Artık devletler, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası'nın doğuşuyla birlikte finansal krizlerle tek başlarına mücadele etmeyecekti.
Yardım mı, Tuzak mı ?
İyi niyet miydi, yoksa savaş sonrası ortaya çıkan yeni bir kurnazlık mıydı? Bu bankalar aracılığıyla yeni bir düzen arayışına giren birçok ülke, onlardan borçlanarak toparlanmaya çalıştı; ancak birçoğu bu borçlarını hâlâ kapatabilmiş değil. Masada alınan kararlar, kurulan bağlılıklar ve bitmek bilmeyen akıl oyunlarıyla dönemin önde gelen güçleri kendi güçlerine güç katarken, diğer ülkelerin boyunlarına geçirilen iplerden kurtulması uzun sürecekti.
DEĞİŞMEDİ
Bugün geldiğimiz noktada, 1945'te kurulan bu düzenin kâğıt üzerindeki idealleriyle sahadaki gerçekliği arasında derin bir uçurum olduğu açıkça görülüyor. Veto hakkı, güçlü devletlerin kendi çıkarlarını uluslararası hukukun önüne koymasına imkân tanırken, kurulan ekonomik kurumlar da bağımsızlıktan çok bağımlılık üretmiş durumda. Belki de sorun kuralların kendisinde değildi o kuralları kimin koyup kimin uyguladığındaydı. Adil bir dünya düzeni umudu tamamen kaybolmuş değil ancak bu umudun gerçeğe dönüşmesi, gücün birkaç elde toplanmadığı ve hesap verebilirliğin tüm devletler için geçerli olduğu yeni bir sistemin kurulmasına bağlı görünüyor. 1944’ten beri bu tecrübe bize gösteriyor ki kurallar ancak eşit biçimde uygulandıkları sürece bir anlam taşır.
Sizce değişimi yaşıyor muyuz yoksa sistem gidenlerin ve gelenlerin yönettiği çarkta işlemeye devam mı ediyor ?
.png)




Yorumlar